23 Aralık 2011 Cuma

kapatıyoruz.

hiçbir şey yok.
belki bir gün 
bir yerden 
kaldığı yerden
devam eder...

herkesi saygıyla selamlayıp sevgiyle kucaklıyorum. 



hoşçakalın. 

25 Eylül 2011 Pazar

ödevin mi var, derdin var...

Yönetmenlik hocası Alex Rockwell, bize birkaç fotoğraf gönderip onları birer cümleyle seyirciye sunmamızı istedi ve hatta dilersek müzik de kullanabilirdik. Bu iş tam bana göre idi... Neden bilmem, radyoda programcılık yaptığım günleri hatırladım. Çocuklar gibi şen oturup ödevimi yaptım.

İşte ödevin kendisi burada, radyo günlerim ise bilmem nerede...








*ödevde kullanılan fotoğrafları bilmem hocamız nereden bulmuş.... bilsem inanın ki yazardım. 

11 Eylül 2011 Pazar

yalanmış meğer

geçiyor herşey...
ne tuhaf...
bir zamanlar vişnenin çürük rengine karışan
akıl
şimdilerde ceviz ağacının dallarında ikamet ediyor.

geçiyor herşey... 
izleri kalıyor
sonra bir bakıyorsun o izler de 
evet onlar bile
şekil değiştiriyor. 

geçiyor herşey...
ne hoş...
birgün leyla oluyor,
birgün şirin... 
sonra geçiyor herşey... 
herşey
kendini
yanarak 
temize çekiyor. 

22 Ağustos 2011 Pazartesi

korkuyorum anne, al beni içine...

sadece bir savaşın içinde yaşamak zorunda kalmamış olanlar yapıyor savaş çığırtkanlığı. oysa savaşmaktan yorgun düşenler gütmüyor bile kin. belki savaş, büyüttüğünden çarçabucak insanı. vakit kalmıyor ergenlik isyanlarına.... ve kan... başkasının kanı değmedikçe insanın eline, belki de hiç yüzleşemiyor kendi karanlık yanıyla... o yüzden hep kolay kuruluyor cümleler savaşı yaşamamışlar için... o yüzden hep onlar oluyor en erdemlisi, doğru bileni, herşeyi apaçık göreni... acıyla kavrulmayanların öfkesi o kadar bencil, o kadar korkutucu.... ve tehlikeli... herkes için....

26 Temmuz 2011 Salı

Şehir Keyfi Senin Neyine Vesayet?

New York'tan İstanbul'a geldiğimde annem, "şehir keyfi" diye bir online oluşumun müptelası haline gelmişti. Her sabah, kahvaltı öncesi ilk işi, dizüstü bilgisayarını eline alıp (zira ele alınacak denli minik bir alet kendisi) günün fırsatlarını en küçük ayrıntısına kadar inceliyordu. Cazib gelen bir fısat olduğunda, fırsattaki kurum her ne ise onu da bir güzel araştırmak gibi işini son derece ciddiye aldığını gösteren ritüeller geliştirmişti. Ayrıca 3-5 arkadaşından oluşan bir telefon zinciri de kurmuştu. Acaba Fatoş Altunizade'deki gayet merkezi bir restoranda mantı+çorba ya da salata+ev yapımı limonata+çay ya da kahve fırsatıyla ilgilenir miydi? Peki ya 2 seanslık el/ayak detoksu? Şu paketten muhakkak Emine ve Nurten'e de almalıydı...

Takdir edersiniz ki çok geçmeden bendeniz de bu ağa takıldım. Payıma düşen Vira Restoran'da kahvaltı, Mary's Cafe'de mantı mönü ve el/ayak detoksu oldu.

Bir sabah vakti Üsküdar sahiline bakan Vira Restoran'a gittiğimizde çocuklar gibi şendik. İçeride de in cin top oynuyordu. Boğaz manzaralı geniş terastaki masalardan sadece birinde bir kadın oturuyordu. Birşey de yemiyordu henüz... Neyse... Geçtik masamıza oturduk. Garson gelip servis açtı. Kahvaltı edeceğimizi söyledik. Evvela, tabii; dedi garson. Sonra, telefonla arayıp kuponla geleceğinizi söyleyen siz miydiniz?; diye sordu. Annem de onayladı. Zira gitmeden evvel yer var mı yok mu, diye denetlemek için aramak gerekiyordu. Bunun üzerine garson, üzgünüm efendim burası sizin yeriniz değil; diyerek servislerin açılmış olduğu caanım deniz manzaralı masamızdan bizi alıp alt kata indirdi. Alt katın girişi yolun diğer tarafında olduğu için yerimizi bilememiş, haddimizi aşarak üst kat girişini kullanıp 'normal' müşterilerin alanına tecavüz etmiş idik. Alt kat yol kenarıydı. Vızır vızır geçen arabalar, otobüsler, kamyonlar... Mekan camekanla kapalı olmadığı için birbirmizi duymamızı dahi engelleyen yüksek ve kaotik bir ses yığını kafamızı şişirmekle meşgulken kahvaltımızı bir an evvel yapıp çıkmak derdine düştük.

Bu deneyim esnasında aklıma takılan sorular şunlar oldu: Bu sınıfsal ayrımı hak edecek ne yapmış idik? Zira günün fırsatı olarak bu paketi internetteki portala sunan Vira Restoran şöyle bir not düşmemişti; Bu paketi satın alan müşterilerimiz alt katta servis görecektir. Biz de kendisine böyle bir paketi internette sunması için herhangi bir kampanya başlatmamış, ayaklarına kapanmamış, inanın ki yalvarır nitelikte herhangi bir jest ya da mimik dahi yapmamıştık.

Diğer bir soru ise; hangi aklı başında işletmeci, çok büyük ihtimalle tanıtım amaçlı giriştiği bu promosyonda hal-i hazırda üst kata yerleşmiş olan servisleri açılmış bulunan müşterilerini üstelik mekan bomboşken yerinden kaldırır? Belki bu aşağı kata indirme nezaketsizliğinden sonra kahvaltımızı başka bir mekanda yapmayı tercih edebilirdik, ancak o an sanırım bir tatsızlık çıkartıp annemin bize jest olarak sunduğu bu anı berbat etmek istemedim. Gururum kırıldı. Çok mağdurum.

Gelelim Mary's Cafe'deki mantı mönüsü maceramıza. Bu maceramızda bize Fatoş Abla da eşlik etti. Kendisi eşlik etmekle kalmayıp maceramıza oğlunu, yeğenini ve dahi uluslararası bir değişim programı kapsamında evinde misafir bulunan İtalyan bir genci de dahil etti. Şimdiden söyleyeyim çok kıymetli kafe işletmecileri, mantınız İtalyan arkadaşımızın testinden geçemedi. Malesef ülkemizin bu şahane lezzetini layıkıyla temsil edemediniz. Üzgünüz. Lütfen tekrar deneyiniz.

Mary's Cafe'deki bendenizi gülmekten neredeyse öldürecek olan uygulamaya gelince...

Mantımızı yiyip yanında da vaat edilen fakat orada bulunmayan ev yapımı limonata yerine fabrika yapımı meşrubatlarımızı içtikten sonra, İtalyan gencimiz dışında herkes Türk kahvesi istedi (İtalyan gencimizin Türk usulü demlenen çaya bağımlı hale geldiğini hemen belirteyim). Kahveler geldi. Bir an gözüm Fatoş Abla'ya kaydı. Kendisi garsona duyamadığım bir soru sormuştu. Cevabı ise şuydu: "Onlar kuponla gelmeyen müşterilerimize servis ediliyor". Acaba gene neydi paramızla satın alamayacağımız bu güzide şey? Şimdi bir saniye duraksayıp bununla ilgili bir tahminde bulunmanızı istiyorum. Bir işletmecinin, reklam amacıyla kendi rızasıyla katıldığı böylesi bir kampanyada aman ha! iflas etmeyeyim demek suretiyle 'normal olmayan' müşterilerinden mahrum ettiği o çok masraflı ekstra ne olabilir? Türk kahvesi içerken masanın altından yapılan ayak masajı? Kahvenin telvesine karıştırılan altın bir yüzük? Her yudumda yanağınıza öpücük kondurmak üzere özel olarak Arjantin'den getirtilmiş bıçkın bir delikanlı ya da şekilli bir hatun kişi?

Fatoş Abla, tam bizim kahve servislerimiz geldiği sırada karşı masaya da kahve servisi yapıldığını görür. Fakat bizim fincanlarımızın kenarında olmayan birşey karşı masanın fincanlarında mevcuttur. O da... lokumdur. Lokum. İşletmeci mantığının zirve yaptığı nokta! Derdimiz elbette ki yiyemdiğimiz lokum filan değil.... Hatta derdimiz de yok. Şahsım adına çok eğlendim bu uygulama karşısında.

Öyle sanıyorum ki eğer bu türden nezaketsizlikler, cimrilikler, kurnazlıklar yapılacaksa böyle bir promosyona girişilmemeli. Nihayetinde işletmeciler kendi rızalarıyla bir fırsat sunuyorlar müşteriye. Müşteri de bedavaya gelmiyor oraya... Sadece bir indirimi değerlendiriyor. Hiçbir işletmecinin kendi tanıtım politikasının faturasını müşteriye kesmek gibi bir lüksü olduğunu düşünmüyorum. Müşteriye kendisini gerçekten müşteriniz gibi hissettiremeyeceksiniz, böyle bir yükün altına girmezsiniz olur biter. Ne bendeniz, ne annem "Keşke Vira Restoran ya da Mary's Cafe bize bugün bir fırsat sunsa" diye ortak bir hayal kurmuş değiliz. Evet, kapılarının önünden geçmişliğimiz vardır. İlgimizi çekmemiştir, girmemişizdir; ya da o an başka bir mekanda bulunmayı canımız istemiştir... Neticede orada bulunmak bu, günün fırsatı hikayesine kadar bize nasib olmamıştır. Fakat keşke bu şekilde tanıtmış olmasaydı bu iki mekan bize kendini. Hep önünden geçtiğimiz, "birgün de şuraya gelip birşeyler yiyelim" dediğimiz bir yer olarak kalsaydı. Belki birgün kuponsuz gider, normal müşteri gibi muamele görür; böyle kim bilir ikinci kez bile gidebilirdik... Şu durumda bendeniz, Mary's Cafe'ye ikinci kez sadece kendilerine bir paket fıstıklı lokum sunmak için gideceğim.

New York'tan İstanbul'a dinlenmek için gelip gene bir memleket sorunuyla uğraşmak zorunda kalan kibrit kutusu'nu dinlediniz. Sağolun... Varolun...


varolmayan ülke

"(...)Fransa'da askerliğini yapmış bir adamla yapılan röportajı ilgisiz bir şekilde dinlemeye koyuldu. İki erkek kardeşini, üç kuzenini, en iyi arkadaşını savaşta yitirdiğini söylüyordu adam. Hiçbir öfke izi taşımayan, düşünceli bir sesle konuşuyordu. Bugünlerde gençlerin bu tür şeyler karşısında neler yapacaklarını düşündü. Mahkemeye verecek birini ararlardı. (Lindy kesinlikle öyle yapardı.) Bu ülkenin insanları çıktıkları yolun bir noktasında yaşamın bütünüyle mantıklı ve adil olması gerektiği gibi bir varsayım geliştirmişlerdi. Kötü rastlantı diye bir şey tanımıyorlardı, folik asit, hava yastıkları ya da onaylı emniyet kemerleriyle engellenemeyecek trajedilere yer yoktu."

Anne Tyler - Amatör Evlilik (syf. 346)
İngilizce aslından çeviren: Deniz Canefe

19 Mayıs 2011 Perşembe

"tek kelime duymak istemiyorum"

insanın yine de kelimelere ihtiyaç duyması ne tuhaf.

halbuki kurulan her cümle bir cinayet. azar azar ölüyor içimizdeki mana. çünkü kelimeler hapsediyor sonsuzluğunu.

bir insanın diğerine duyduğu bu ihtiyaç... ten yakınlığı, uçurumlardaki yankıdan farklı bir yankı bulabilme umudu... işte bu zorunluluk...

kurban ediyoruz manayı bu aklın sınırlarını zorlayan mecburiyete. ve basitçe... sadece bir kelimeyle.

konuşmak. yazmak. okumak da öyleyse iş birliği yapmak.

27 Ocak 2011 Perşembe

atlı karınca savaşı

uçtu gitti bir atlı
işte şimdi buradan...
dedim alsa tüm yüklerimi
yüreğimde oturan.
bağırdım
arkasından
uyanır gibi korkulu bir rüyadan
bağırdım
kirpiklerimden akan bu karabasan
bağırdım
bu vahşet saç tellerimi kıran

picasso, guernica

geçti gitti
kanatları tülden
bir atlı
işte şimdi
buradan
duymadı
belki oralı olmadı...

23 Ocak 2011 Pazar

rastgelsin...

bugün iki şarkı arasına salıncak kurdum. kendimi oradan oraya bırakmak ve hafiflemek istiyorum. hafif türk filmi kızları gibi (10. dakikadan sonrası bilhassa kalbimizde bir yaradır) değil de fazlalıkları üzerinden atıldıkça küçülen ama değer kazanan bir maden gibi.

bakalım, nasib...