27 Şubat 2018 Salı

hatırlamak kendi kendimize hikaye anlatmak gibi.

bir yaz günü. pencere aralık. nihayet serinlemiş hava. tül perde göbeğini şişire şişire iç geçiriyor. odaya sokağın sesleri doluyor. oyun oynayan çocuklar. elimdeki işi bırakıp bakışlarımı dışarıya kaydırıyorum. 

sokağa bakıyorum ama gördüğüm çocukluğum. tuba, pınar, ben seksek oynuyoruz. az ileride kardeşim arkadaşlarıyla koşturuyor gürültülü gürültülü. kendimi çocukluk ülkemin sokaklarında buluveriyorum. 

ve bunun imkansızlığıyla pencere önündeki varlığımın ağırlığına küsüyorum. 

insan yaş aldıkça belki görmüyor, duymuyor, tatmıyor sadece hatırlıyor.  

bir yaz günü, oturma odasında işlenirken duyduğum bir sesle zihnim bana diyor ki: 

bir varmış bir yokmuş... bir zamanlar küçük bir kız çocuğu varmış. bazen annesiyle babası onu kardeşiyle evde yalnız bırakıp uzun gezintilere çıkar, o vakit bu iki küçük çocuk anneleri gelene kadar pencerenin önünden geçen arabaları sayarlarmış. bazen de ailece giderlermiş gezmeye. o zaman arka koltukta nefesleri tükenene kadar şarkı söylerlermiş kardeşiyle birlikte. babaları, annelerine dönüp "nereden buluyorlar bu enerjiyi, hiç anlamıyorum?" dermiş. gittikleri misafirlikte küçük kızın canı çok sıkılırsa kendini pandomim yaparak eğlermiş. galiba insanlar onu biraz garip buluyorlarmış ama o bunun pek farkında değilmiş. bazı geceler uykusundan korkuyla uyanır, sabah ezanı okunana kadar titrek bakışlarıyla gecenin koyuluğunu inceltmeye çalışırmış. ezanla birlikte nihayet uykunun huzurlu kollarına bırakırmış kendisini. uyumak sahiden uyumakmış, ağlamak dokunulmaz, karnı ağrıyana kadar gülmek kaçınılmaz... denizde taş sektirirken de tutkuyla yaparmış, bir keçi gibi dağa tırmanırken de... 

sonra herkesin başına gelen bir şey gelmiş onun da başına. bilmem söylemeye gerek var mı? ve kendini yanındakine şunu sorarken bulmuş: nereden buluyorlar bu enerjiyi, hiç anlamıyorum? 

21 Şubat 2018 Çarşamba

el yordamı ile yaşamak

coşkumu çalan herkese aşk olsun. sanırım en başta da kendime. hatta yoldaki işaretleri görmezden gelmekte bu kadar inat ettiğim için en çok kendime.

jung 12 yaşında bir kırılma yaşar. bir an. küçücük bir an sonrası din ve tanrıyla kurduğu bağ temelinden sarsılır. ya da daha doğrusu yeniden yaratılır bu bağ. şöyle adlandırır o an ve sonrasında yaşadıklarını: "doğrudan incil'in ve kilise'nin üzerinde olan her şeye kadir, yaşayan tanrı" deneyimi. yaşayan tanrı deneyimi.

yaşayan tanrı.

deneyimi.

böyle nadir anlar oldu. geldi. ve geçti. ben geçmesine izin verdim. nasıl oluyor aklım almıyor. "yaşayan tanrı'yı dolaysız ve doğrudan hissetmek" ve bu hisse sarılıp hiç bırakmamak dururken kayıtsızca geçişini izlemek. kendime karşı tam olarak ne tür bir cürüm işledim bilmiyorum. yani ismini bilmiyorum. ama epeyce büyük bir suç bu. cezasından anlayabiliyorum. tükenmiş bir coşku ile yaşamaya devam etmek.

envai çeşit gerçeklik palavrasının hayatımı şekillendirmesine izin vermek. o tek ve biricik yaşama şansını korku ile çürütmek. evet. coşkumu çalan herkese aşk olsun. bana gelince... bana aşk da olmasın.

yok olmak zamanı şimdi.

29 Ocak 2018 Pazartesi

A World That Cannot Be Explained

Sevdiğim bir arkadaşımın uçak fobisi var. Uçağa binme ihtimali dahi göğüs kafesinden içeriye içeriye iğneler batırıyor. Benim uçak fobim yok. Araba kullanırken insanlara zarar verme ihtimalinden doğan bir araba kullanma fobim var, yenmeye çalışıyorum. Gazam mübarek olsun.

Zeynep’in uçaklarla arası iyi. Yani iyiydi. Doğduğundan beri New York - İstanbul arası uçup durduğundan olabilir belki kendini bilmeye başladığı yaştan itibaren - ben buna üç yaş diyorum- hava alanlarını ziyaret etmek, uçaklara binmek, Ankaralar’a bilhassa Antalyalar’a gitmek müthiş bir zevk onun için. Yani zevk idi 2017 Ekim ayına kadar. 

Ekim ayında babasının bir Antalya ziyareti vardı. Biz de onun peşine takıldık. Çünkü Zeyneple yaşamak bunu gerektirir. Antalya demek bizim zihnimizde artık Zeynep demek. Neyse efendim... Uçağa bindik. Herşey yolunda.

Uçak ağırdan ilerliyerek kalkış sırasına giriyor. Zeynep de heyecanla diğer uçakları, bavul taşıyan araçları, giderek kararan gökyüzünü izliyor. Gökyüzü onun özel ilgi alanı. Mesela en sevdiği şeylerden biri yaz akşamları birlikte yürüyüşe çıkıp biraz gökyüzünü izlemek. 

Şehirleşmenin hışmına uğramamış küçük bir kasabada tatil yaptığımız bir gece balkonda oturmuş göğe bakıyordum. Uzun bir zamandır bu kadar çok yıldızı bir arada görmediğimi fark ettim birden. Göğün o yıldızlı hali beni Hayyam’la sırdaş kıldı sanki. Anladım onu. Şehirli oluşumuza üzüldüm. Çünkü şehirde gök bizim için ilham kaynağı olmaktan, zübde-i alemliğimizi anımsatmaktan, hayreti hürmetli birbirine katmaktan çok uzak. Biz uzaklaştırdığımız için uzak. Neyse içim müthiş bir coşkuyla dolu, dedim ki hemen Zeynep’i uyandırmalıyım. Ona şu yıldızlı göğü göstermeliyim. Sabahın dördünde beş yaşındaki bir Zeynep’i uyandırmak... Kaldığımız otel odasından benden gayri iki yetişkin (annem ve zevcim) daha vardı ve bir an onlara kızımı neden uyandırdığımı onların anlayabileceği biçimde açıklayamayacağımı düşündüm. Hevesim kursağımda kaldı. Bir süre Zeynep’in başında bekledim. Belki kendiliğinden uyanırdı... ve ben de ona yıldızları gösterirdim. Uyanmadı tabii... Sabah kahvaltıda bu yaşadığım gitgeli otelde bizimle kalan arkadaşıma anlatırken annem ‘’ay hiç olur mu öyle şey,  iyi ki uyandırmamışsın...’’ dedi. Daha o sözünü tamamlamadan arkadaşıyla oynadığı oyunda kendini kaybettiğini sandığımız Zeynep gözlerini sahici bir üzüntüyle bana çevirip ‘’keşke uyandırsaydın anne’’ deyiverdi. Bazı kırılma anları vardır, bu onlardan biriydi. Gözlerinin içine bakarak; bir dahaki sefere söz, diyebildim sadece. Söz ama tamam mı?, diye üsteledi. Gülümsedim, sözüm söz. Bir sene filan geçti her gittiğimiz yerde o yıldızlı gökyüzünü arıyorum. Henüz rast gelmedi. Yazık. 

Anladınız herhalde Zeynep gökyüzünü seviyor. Uçak da onu gökyüzüne çıkarıyor. Daha ne olsun. Fakat o gün atladığımız bir şey vardı. Zeynep bir süredir biraz hastaydı, ama birazdı ve sanıyorduk ki sadece soğuk algınlığıydı. Meğer değilmiş... Meğer bizim kızın sinüziti varmış. Uçak havalanırken pek bir şey olmadı. 

Bir saatlik uçuşun ardından alçalan uçakla birlikte Zeynep’ten acı bir çığlık yükseliyor. Canının acısı gözünden yaş olup akıyor,  tahmin edersiniz ki benim de içim parçalanıyor. Ve bir şey daha... Bakışlarında hem can acısı hem hayal kırıklığı hem korku ‘’Anne bana neler oluyor?’’ diye soruyor Zeynep. 

Anne, bana neler oluyor. Çünkü uçmak böyle değildi. Uçakta olmak sevdiğim, heyecanlandığım, beklediğim, istediğim bir şeydi. Anne, şimdi bana neler oluyor? Ölüyor muyum? Zarar mı görüyorum? Neyi yanlış yapıyorum? Anne bana neler oluyor? 

Ellerini tutuyorum. Gözlerinin içine mümkün olduğunca sakin kalmaya çalışarak bakıyorum: ‘’Biraz hastasın yavrum, uçak aşağı inerken havanın üzerimizdeki baskısı değişiyor... Bu da seni etkiliyor. Her zaman etkiler aslında... Ama şimdi hasta olduğundan daha çok....’’ Tam olarak anlıyor mu bilmiyorum ama korkusu azalıyor. Kucağıma sığınıyor. Başını okşayarak dua ediyorum, eğilip kulağına ‘’geçecek yavrum’’ diyorum ‘’geçecek’’. 

Canın yanıyor. Biliyorum. Ama suçlu sen değilsin. Yanlış bir şey yapmadın. Dünyanın bazı kuralları var. Ve üzerimizde işte böyle acı verici etkileri olabiliyor. İçine düştüğün bu dehşetli acı seni korkutuyor biliyorum, biliyorum yutkunmak işe yaramıyor. Ama geçecek. Az sabır, yavrum, geçecek.

Bazı kırılma anları vardır dedim ya... İşte bu da onlardan biri. 

İçine düştüğüm(üz) bu dünyada neyin eksik olduğunu ve en çok neye ihtiyaç duyduğumu iliklerime kadar hissettiğim bir an çünkü o an. 

Elimi tut ve bana neler olduğunu anlat. 

Benden muradın nedir Allah’ım?

...


“A world that can be explained even with bad reasons is a familiar world. But, on the other hand, in a universe suddenly divested of illusions and lights, man feels an alien, a stranger. His exile is without remedy since he is deprived of the memory of a lost home or the hope of a promised land.”


The Myth of Sisyphus and Other Essays
Albert Camus

27 Şubat 2016 Cumartesi

repeat after me: i'm nobody.

bazen sanki dünyanın tüm sıkıntıları göğüs kafesimi delip içine içine hücum ediyor. olamaz mı? olabilir. elbette insan için mutlak olan kendi sıkıntısı, derdi, tasası. komşusunda yangın çıksa ağrıyan serçe parmağından gözünü alamaz. fakat bazen de düşünüyorum ki acaba hiç yoktan yani bu kadar müstesna hayatlar yaşıyorken - mesela evimiz hala evimiz, ailemiz hala ailemiz iken- sebepsiz o sıkıntıdan bu sıkıntıya gark oluşumuz komşumuzda çıkan yangından olabilir mi?

2 Eylül 2015 Çarşamba

50 kuruşluk imtihan

hayat öyle birşey ki bir çay bahçesinde aniden ağlamaya başladığında - ki sabah alınan 40 miligramlık antidepresan bunun icabına bakmış olmalıydı- çantandan banknotlar fışkırır, fakat tek bir kağıt mendil dahi yoktur. bir gece önce yemekte ağzının yağını silip dalgınlıka cebine koyduğun bir peçeteye dahi razısındır... fakat ceplerin de boştur. salya sümük erirken bir tabure üstünde ve az ilerinde tam da ayağına taş bağlayıp atlamalık bir deniz duruyorken senin yaptığın yerinden kalkıp bir süpermarkete girmektir. kağıt mendil çünkü burnunun imdadına yetişmelidir. 


ne yalandır o ya hu! insan öyle harıl hurul ağlarken hülyalı hülyalı gözyaşlarını silmek için aramaz ki mendili... mevzu artık ne kadar içine çeksen de bir yolunu bulup akan mukustur. 

nerede kalmıştık? süpermarkette. 8li kağıt havlular. en yumuşak hesaplı peçeteler. ıslak mendiller. fakat ne yazık ki raflarda kağıt mendil yoktur (yazarın aklı sonradan çalıştığı için bu noktada kendine dönüp şöyle der: aa neden bir paket kağıt peçete almadım ki?). oysa ki o mendil, sadece salya sümüğü silmekle  kalmayacaktır. o mendil tüm hayal kırıklıklarını. yetersizliklerini. diktatörleri. türk medyasını filan. herşeyi yani külliyen silecektir. ama yoktur işte. yoktur allah'ın belası! yoktur kahpe kadın!

süpermarketin önündeki küçük büfe gelir akla. ince uzun parlement bulunmaz o büfede. hiç. inatla sorulur. inatla yoktur. hiç mi yoktur? ''süpermarketten bulursun abla''dır. demek salyasümüğün can simidi bu uzun ince parlementsiz büfe olacaktır. ''kağıt mendil mi? ha yok ya... yok ki kağıt mendil'' ''öyle mi? peki.'' ''malzemeci geldi ama sipariş vermeyi unuttuk...'' ''tamam'' ''bazen unutuluyor'' ''anladım''.

derdi ki bir büyüğüm her nefs derecesine göre tadı değişirmiş dökülen gözyaşının. tadından anlarmış arifler dereceyi ya da derekeyi. eminim bir türlü mendil bulamayan bahsi geçen şahsın gözyaşının tadına baksalar dünyadaki en aşağılık nefsin tadını alırlar. aşağılık fakat neden yaşamaya devam ediyor? burnunu çeke çeke içinden sorar: ''benden muradın nedir allah'ım? çünkü ben kayboldum. geri dönmem imkansız''. 

ve  işte bir benzin istasyonu. ister misin burada da olmasın mendil? sanırsın kutsal kase. ab-ı hayat. excalibur. ve benzeri... yaklaşırsın içinde bir tedirginlik. sanki teksas'ın orta yerinde tozlu dumanlı bir sahnedeki metruk benzinci. o hissi veriyor, çünki: ''ya evde yoksan?'' 

otomatik kapı yağ gibi kayar. bir serinlik. klima çalışıyor. ''kağıt mendil var mı?'' saniyelik bir sessizlik. asılı kalıyor öylece. hayat bir film şeridi gibi... ah hayat... güzelim hayat. bırak ya! neyin güzel senin? belki annen güzel. fakat sen çirkin. 

''var. elli kuruş''. elli kuruşluk saadet satın alırsın bir benzin istasyonundaki küçük dükkandan. sonra terk ettiğin masana geri dönersin. karşı masandaki iki genç kız hâlâ oradadır. fakat masaya bir erkek dahil olmuştur. kızların önlerinde birer buket papatya. konuyla alakası yoktur ama ilgini çeker. ne ince adamdır. hem sevgilisine hem de sevgilisinin kız arkadaşına çiçek almıştır. 

hayat öyle birşeydir ki... iki dakika sonra tuvaletten diğer erkek çıkagelir. masadaki yerini alır. 

sen de baş başa kalırsın bir türlü yazamadığın senaryonla. 

birileri ince uzun parlementlerini tüttürür.  

birileri eliyle koymuş gibi bulur her ihtiyaç duyduğunu. 

bir korku kaplar içini: tanrım beni neden terk ettin? 

akdeniz kıyılarına çocuklar vurur. 

yazdığın keder. yazamadığım kader. 

20 Ocak 2015 Salı

"Es steht auf einem Felsen von Unwahrscheinlichkeit"

belki de afilli sözler, mânâ'ın en büyük düşmanıdır. güzellikleri aklı çelerken neye tekabül ettiklerini pek kavrayamasak da buyur ederiz onları zihnimize. her kadına lazım siyah bir gece elbisesi gibi. vakti gelince giyilen. kabul gören. beğenilen. risksiz. ama dolabın kapalı kapıları ardında bekleyen. hayatın içinde, elinin altında, üzerinde olmayan.

mânâ, demişti bir zaman bir büyüğüm, seni senden soyan şeydir. gelir üzerine yerleşir. ben çıplak kalacaksam mânâ da çok örtük olmasa gerek.

...

i'm still considering it. 

1 Ocak 2015 Perşembe

fazla siyah boğazlı kazağı olan var mııı?

Annemle alışverişe gittik. Beceremediğim 100 şey listesinde ilk onda yer alır bu: alışveriş.

Hedefim siyah boğazlı bir kazak almaktı. Kör olası çöpçüler hepsini süpürmüşler. Bunu yapan belki de lanet olası federallerdi. Bilemiyorum. Nihayetinde kendimi mağazanın asansöründe iki adet siyah olmayan kazakla kasaya iniş yaparken buldum. Dönüp anneme dedim ki: ''israf mı yapmış oldum acaba?'' 

Daha annem cevap veremeden hemen karşımızdaki koca gözlüklü, başörtülü hanım teyze lafa karıştı: ''Canınız ne istiyorsa alıp giyin kızım. Biz almadık, giymedik de ne oldu? Kim kıymet bildi?''

Hanım teyzem, üç cümleyle yaralarını açmıştı bize.

Bu yüzden ''İsraf muhasebesini kocam üzerinden değil Allah’ın beni muhatap alıp buyurdukları üzerinden yapıyorum'' diyemedim de ''Haklısınız teyzeciğim... Herşey zamanında güzel'' deyiverdim.

Ama birşey takıldı o gün bugün boğazıma. Çünkü o hanım teyzem istisna değil. Eski toprak dediğimiz on teyzeden yedisiyle konuşun, hatta siz konuşmayın onlar zaten bir gediğini bulup taşlarını koyverirler... Duyacaklarınız bu cinsten olur. Kanaat etmişlerdir; ya sabır, demişlerdir; dişlerini, yumruklarını sıkmışlardır; elleri böğürlerinde uyumaya çalışmışlardır; görmezden gelmişlerdir; razı olmuşlardır... Gerçekten yapmışlardır bunları. Ve elleri öpülesidir. Ama nihayetinde hayat çekilmiştir onlardan da yerini bir heba olmuşluk hissine bırakmıştır. Görülmemişlerdir, duyulmamışlardır, yüzlerine tebessüm edilmemiştir, kıymetleri bilinmemiş, el üstünde de tutulmamışlardır. Hanidir o vaad edilen topraklar, o ayaklarının altındaki cennet? Öte tarafta mı? İnsan hiç burada tatmadığının orada vücud bulabileceğine ikna olur mu?

Öte yandan... Onların ''efendi'' dediklerine baktığınızda da pek ferah, mutlu bir hayat sürdüklerini göreceğimizi sanmıyorum. Bu yüzden bir suçlama girişiminde bulunmayacağım. Kendi jenerasyonumuzla ilgili yazıyor olsaydım, bu fırsatı hiç kaçırır mıydım? İlahi, elbette hayır. 

Tek cinsiyetten müteşekkil bir müsebbib aramaktan ziyade bir zihniyet meselesidir bendenizin dikkatini çeken.

Bana öyle geliyor bu ki bir varlık sorunudur. Varlığın, kaynağıyla olan ilişkisinin zedelenmiş olmasının tezahürü. Çünkü kimin için israf etmediğin, kimin için ''hayr söyleyemeyeceksen sustuğun'', kimin için kimden razı olduğun... Hep mühim meselelerdir. Sistem bir kez ''erkekliğe'' tapınma haline girmiş ise – ki ayıkmadınızsa söyleyim çoktandır o sularda yüzüyoruz- o vakit kişinin kendini – erkek ya da dişi- Rabb'in huzurunda hissetmesi güçleşiyor. Bir türlü doyuramadığı bir ateşe odun taşıyor, bir türlü yetiremediği sorumlulukları yerine getirmeye çalışıyor. Yanlış anlaşılmasın bu tek cins için böyledir demiyorum, her iki cins için de böyledir. Nihayetinde dünya hayatı her insan için sarp bir yokuş. Bu yolda kadınına refik, erkeğine refika olarak yürümek var iken dünya düzenine içkin bir efendi-kölelik ilişkisi istemek kimse kusura bakmasın hakikat arayışında olması gereken her iki insan cinsini de olduğu yere kazık gibi çakar.

...


Siyah boğazlı bir kazak bulabileydim hiç bu derde düşer miydim? Sarı saçlarından olduğu kadar bundan da sen suçlusun Mihriban.